Sheila Bender ile Bir Gün…

0
  • Yazmaya başladığımda ilkokuldaydım, ödevlerimi şiir gibi yazmak istemiştim. Bir bilim kadını olmadığımı deney yaparken arkadaşımın elini yaktığımda iyice anladım. (Bu epey komik bir anı, uzun uzun anlatıyor.)
  • Bir şair olarak kendime inanmak çok zaman aldı. Kitapçıya gittiğimde kucağıma düşenler hep şiir kitaplarıydı, adını duymadığım şairlerdi ama çok severdim onları. 
  • Amerika’nın doğusundan batısına taşındığımda kızım birkaç günlüktü, onu kucağıma aldım ve “Emily sen kimsin?” dedim. O da durdu ve (inanıyorum ki) şöyle dedi; “anne, sen kimsin?” Ben de bunu düşündüm, kimdim ben. Yazmamaya çalışan biriydim. Bir bilim kadını olarak tehlike saçıyor olsam da; yazmak aslında daha tehlikeliydi. Kendinizi şaşırtan şeyler de söylersiniz çünkü. Ve eğer yazmaya sımsıkı tutunursak, yazmanız şeylerin olduğunu, bilmedikleriniz olduğunu görürsünüz. 
  • “Söylenemeyenleri söylemekti şiir” der bizim oralarda bir şair. Bunu yapan başka şairleri okumak iyi oldu. Kızımı kim olduğumu bilerek büyütmem gerektiğini fark edince, şiir yazma üzerine dersler araştırmaya başladım. Yaşadığım yerden iki mil uzakta bir yerde David Wagner ders veriyordu ve onunla çalışmak istedim. Bir de öğrendim ki; onunla çalışabilmek için basılı ya da tamamlanmış bazı eserlerinizin olması gerekiyormuş. Ve benim böyle bir şeyim de yoktu tabii. Kızımın öğle uykularında bir şeyler yazmaya çalıştım. Çoğu zaman da onun bana söylediklerini yazıyordum. Böylece yıllar geçti. Ve bu saçma şiirleri nihayet teslim ederek derse başladım. Hala beni o sınıfa neden kabul ettiğini anlayabilmiş değilim. Gerçek çalışmalar böylece başladı. Bunu mesele cesaretle ilgili olduğu için anlatıyorum. Herkesin ne kadar berbat yazdığını söyleyerek kendisinin ne kadar akıllı olduğunu göstermeye bayılırdı. Orada ilk kez bir çalışmamdan memnun kaldı. (Uzun uzun anlatıyor çok eğlenceli bir anı bu da.)
  • Birçok kişi dersi bıraktı çünkü bu kadar eleştirilmeye katlanamadılar, ki ben de katlanamadım aslında. Ama benim için zaman tükeniyor gibiydi. 
  • Bir şey öğrendim orada. Çok zalimce eleştiren birinden bile; bir şey öğrenebilirsiniz. Onu kişisel almamanız ve kafanızda tercüme etmeniz gerekiyor. Sonunun tam olmadığını söylediğinde, bunun ne anlama geldiğini düşünmeye çalışıyordum. Bu genellikle okuyucuyu yanıma almadığım anlamına geliyordu ve nasıl yapmam gerektiğini çözmeliydim. Bütün bu eleştirelere kulak vermek ve onları işime yarayacak bir şeylere dönüştürmek…
  • İki şey var. Biri; cesur olun. İkincisi; eleştirinin sizi paramparça etmesine izin vermeyin. Kritik etmek kelimesi İngilizce’de zaten parçalamak anlamına gelir. İnsanlara benden yazılarını kritik etmemi istediklerinde hayır diyorum, “Yazını geliştirmene yardımcı olurum.” Burada numara şu; bunu kendiniz için de yapabilmek. Kağıda döktüğünüz her şey değerlidir.
  • Tohuma benzetirim bunu. Fasulyeyi alırız, hepimiz yaptık ya okula, ıslak kağıt havluya koyarız. İlk filizler oluşur, yusyuvarlak ve fasulyeye falan da benzemezler. Amaç beslenmedir, bitkiyi büyüten besin onlardır, işleri bittiğinde düşer giderler, kimse de onları parçalamak. İŞte yazıyı geliştirmek de böyle bir şeydir.
  • İyi yazmak bir çözümlemeye, birliğe varmaktır. Bir diğerimize duyduğumuz şefkate varmaktır, yargılamaya değil.
  • Yayımlamaktan çekindiği bir şiirden bahsederken; “Yayımlanıp yayımlanmamış olması önemli değil, ben yazdım onu, önemli olan bu.”
  • İçimizde olan ve yazmamız gereken şeyleri yazmazsak eğer, yazar tutulması yaşarız. Önce bir yazalım, sonra onunla ne yapacağımıza karar veririz. 
  • Birçok insan acemi gibi görünmekten hoşlanmadıkları için yazmazlar. Ama bu işler böyledir.
  • Amacımsa tek bir şiirimi bastırmaktı o günlerde. İşte o bana başarmış olduğumu hissettirecekti. -Bizim de derdimiz bu zaman zaman diyorum, görebiliyorum diyor.-
  • O zamanlar dosya hazırlıyorduk, kapak yazısı yazıyorduk ve bu işler online da olmuyordu. Kendi adresimizi yazdığımız bir zarfa koyuyorduk ki, reddedilen de oraya gelsin. Sırf posta hizmetlerini karşılasın diye ödenek alan bir kadın hatırlıyorum.
  • Tıpkı sizler gibi geçiriyorum günlerimi. Ev temizliyorum, 92 yaşındaki anneme yardım ediyorum, öğretmenlik yapıyorum, faturalarımı ödüyorum, arkadaşlarımla yürüyüş yapıyorum. (“Peki ne zaman yazıyorsun?” diyorum dayanamayıp.) İki yol edindim  yazmakla ilgili zaman içinde. Yazı grubumdaki teslim tarihleri.  Bir de başka bir yazı grubum var ve bir de bir şairle buluşmalarım var. İlk grupla şiire başlayıp, ikinci gruba gidiyorum ve düzenliyorum, sonra da o ünlü şaire veriyorum ve biraz daha düzenliyorum.
  • Yazı işlerimin büyük bir kısmı gruplarla ilerliyor. Gruplarla çalışmak bir teslim tarihi edinmemi sağlıyor ve ilham veriyorlar. Şiir ya da yazı tık diye oluvermez, tüm bu adımları tekrar tekrar yürümem gerekiyor. Bazen illa yazmam gereken bir şiir gelir, masamda yer açar ve yazarım. Kişisel deneme yazıları ve anılar da yazıyorum. Web siteme de çok yazıyorum, bu da bir teslim tarihi sağlıyor.
  • Zamanım olduğunda ve ilham geldiğinde bunu çok seviyorum. Hayatımın sabah erken saatlerde daha iyi yazabildiğim dönemleri oldu. Ama şu aralar gece geç saatlerde yazdığım bir dönemdeyim. Ben masamı terk edip başka bir yere gidersem daha iyi yazabiliyorum. Çok da uzak olması gerekmiyor ama masam olmasın yeter. Çünkü masam benim için iş anlamına geliyor. En sevdiğim bir pencerem var mesela, ya da bir park, kafe. El yazım pek iyi değil artık. Çabucak eve dönüp bilgisayara geçiriyorum. Şiirler böyle. Kişisel deneme yazacaksam ona bilgisayarda başlıyorum. Telefonum susmalı, annemin iyi olduğundan emin olmalıyım, bazen tüm evi temizlemiş olmam bile gerekebilir. Ünlü bir Amerikan şairinin süpürgeyle ilgili bir şiir var. Basketbol oynayan erkek şairler var, hareket önemli. Fiziksel bazı hareketler sizi yazmaya hazırlayabilir. (Bu bana Murakami’nin Koşmasaydım Yazamazdım’ını anımsatıyor.) Ya da güzel bir şeyler okumak. Kimileri bunu sevmez çünkü okuyunca kendi yazdığını beğenmez. Ama bence bu doğru değil. Çünkü o iyi edebiyatın güzel tınısı ilham verir. 
  • Yazıda beyin kavga halinde olur. Sağ ve sol derdik ama artık üst ve alt diyoruz. Beynin bir kısmı düzenlemek ister ve eleştirel düşünür. Gerçek şu ki; şiir ya da kişisel yazı yazarken -bana kalırsa herhangi bir şey yazarken- aynıdır durum. Bir Amerikan şairin “tetikleyen kasabalar” adında bir yazısı var. Küçük bir kitaptır ve başka başka kasabalara gidip orada yaşıyormuş gibi yaptığını anlatır. O kitapta; “Bir şair şüphecinin tekidir. Çünkü bir şair için hiçbir şey bir diğerinden daha önemsiz değildir.” Yani bir kaşık da yıldızlar kadar önemli olabilir. Sizin yazınızda nasıl şekillendiği önemlidir. (Kendi şiirinden örneklerle açıklıyor.)
  • Hayal eden o zihninize güvenmektir yazı. Başka nesneler başka anlamlara gelebilir. İzin verin yazıya dökülsün. Sizin için bir anlamı varsa önemli demektir. 
  • Bir sırrım daha var, pek de kullanmıyorum artık bunu ama sizinle paylaşacağım. “Şiir yazarken biraz olsun aşık olun” diyor Yeats. Ve fakat ben bu sözü duyduğumda çikolata sindirilirken de aynısı olduğunu düşündüm. Beyniniz aşk hormonları salgılıyor. Çikolata yer ve yazardım. Bir keresinde bir şiir geldi, uzun bir taneydi, üç paket yedim gerçekten, ama şiir küçücüktü ve şekerim yükselmişti. (Çok gülüyoruz.) İşinize yarıyorsa yapın. 
  • Kişisel denemeden bahsedelim. Kişisel deneme nedir? Günümüzde her şey birbirine girdi, her şeye her şey diyoruz. Bence kişisel deneme şiirin birinci nesil kuzenidir. Kişisel denemeden yazarak bir keşfe, kendinize dair bilmediğiniz bir şeye çıkarsınız. Bilimsel bir deney gibi değil. Yaşadığınız bir deneyimi alırsınız ve sizdeki yansımasını yazarsınız, o deneyimin sizin için önemini keşfedersiniz. 
  • Bazen o deneyime başka bir gözle bakmak önemli olabilir. Ya da orada olduğunu hiç bilmediğiniz bir şeyi keşfedersiniz. Kişisel denemenin en önemli alameti; ben zamirini kullanmaktır. Okuldayken neredeyse yasaktı ben zamiri. Ben zamiri kullanmadığınızda kulağa daha önemli gelirdi söyledikleriniz. Bu yazarlar için gerçek bir trajedi.
  • Kişisel denemenin çok rahatlatıcı olduğunu öğrendim. Arada bir yazarım, bazı yerlerde yayımlanır. 
  • İlla başınıza gelmiş bir şey olmak zorunda değil ama ben penceresinden yazmış olursunuz. Yeniden şekillendirirsiniz. 
  • Anıları yazarken de yeni bir şey bulabilirsiniz. Benim şiirimde annemi içten içe nasıl yargıladığımı buldum mesela.
  • Kişisel deneme alçakgönüllüdür. Bunu yazanlar kendilerinin o en mükemmel halini yazıyor olmazlar. Bu da cesaret ister. Ben kusurlu bir insanı cesareti. Fakat bu okurlara “sizin gibiym işte” de demektir.
  • Kişisel denemede olayı anlatıyor ya da detaylardan azade kılıyor olmazsınız. Bir deneyim yaratırsınız. Anlatmak ya da göstermek değil, sizdeki imgeleri kağıda dökersiniz.
  • O iki beyin hep mücadele içinde olacak. Omuzunuzda oturup “yeterince iyi değilsin” diyecek, anneniz, öğretmeniniz, herhangi biri olur. Üstelik çoğumuzun hayatında bu kişi gerçekten de vardır. “Sen yazar falan olamazsın, yazar mı diyorsun ki kendine, kimsin ki sen, kimin umurunda ne söylediğin?” Bununla baş etmenin bir yolu şu; “hepimiz aynıyız, rahat olun.” Ve yazı gruplarında bir araya gelip devam eden bir çalışmaya baktığımızda ve onunla ilgili konuştuğumuzda… Mesela üç sayfa getiririm ve içinde tek bir paragraf ilginç olabilir. Bu harika bir şey. 2 3 sayfa olması mesele değil.  Bazen boğazımızı temizleriz. Bazen de sonumuzun ötesinde yazarız. İyi bir son yakalamışızdır ama ötesine geçer ve yazmaya devam edebiliriz. Gruplarda yazıyı saygıyla okudukça ve böyle baktıkça, bu işi kendiniz için de yapabilir hale gelirsiniz. 
  • Yazıdaki kelimeleri söyleyin mesela. Böylece yazar kendi sesinin yankısını bulur sizde. 
  • Bazen korkumuzdan koymadığımız şeyi görürler yazıda. Birinin bunu okumak istediğini duyarız böyle. Yazarken o kadar bizimledir ki o şey, kağıda dökmediğimizin farkında bile değilizdir belki. 
  • Ve sonra o eleştirel beyin gelir ve konuşmaya başlar. Konuşup durur. Bu hepimize olur. 
  • Yazıyorsunuz, zaman nasıl akıyor farkında değilsiniz, yazıyorsunuz, akıp gidiyor. Bunu hiç hissettiniz mi? İşte o benim için iki beyninin birlikte çalıştığı anlar demek. Çünkü aslında ikisi de lazım zaten. Sadece o eleştiren ve yargılayan tarafın çok dominant olmasıdır mesele. O tasarlayan tarafsa çok utangaçtır. Yazmayı sürdürür ve endişeyi bırakırsak; birlikte çalışmayı öğrenirler ve çalışırlar. 
  • Bununla ilgili bazı yollarım var, eleştiricimle konuşurum, benimki ikinci sınıf öğretmenim. Adı da “bayan sıkıcı”ydı. Omuzumda oturur bazen o eleştirel ses, orada oturduğunun ve eleştirip durduğunun farkındayımdır da. Kırmızı da bir kalemi var hatta. Şunu derim; “Tamam izin ver kağıda biraz daha dökeyim, sonra sana ihtiyacım olacak, o zaman gelirsin.” Yani o hep orada olacak. Ve size de yardımcı olacak. Eğer bir gün o editörün susacağını ve böylece yazabileceğinizi düşünüyorsanız, öyle bir şey yok. Hç başlayamazsınız o zaman. Hep orada olacak. Şöyle düşünün; editörüm var benim, bazen kulak veririm, bazen de dinlemem ama o hep oradadır.
  • En sevdiğim şey bir öğrencinin ödevini almak, editörün ifadelerini oradan çıkarmak ve ne kadar güzel olduğunu göstermek. Bu harika bir şey. 

  • Bir öğretmenim şöyle de anlatır bunu. Kelimeleriyle bir çukur kazıp çıkmak bir yere gelmek, bir kuyu açmak ve sonra durup “yok ya girmiyorum oraya ben” oraya demek. Okur “burada ne oldu” diyorsa; bunu yapmışsınızdır.
  • Bunlar olur. Baş etmenin en iyi yolu; bunları kabul etmektir. 
  • Bitmiş bir şey okuduğunuzda ve benim yazım iyi değil, böyle iyi bir yazar değilim dediğinizde, unutmayın ki o yazının ilk halini okuyor değilsiniz. O ilk berbat taslağı görmediniz. (Masumiyet Müzesi örneğini anlatıyor Yeşim Hoca)
  • Yazının numarası da budur, sanki hep de böyleymiş -bu son halindeymiş- gibi durur kitabı elinize aldığınızda.
  • Bir yazar ve yazı öğretmeni olarak mantram şudur; “üzerine çalışılmakta olan bir yazı söz konusu olduğunda; kötü yazı diye bir şey yoktur. Çünkü hala yapımı sürmektedir. Ancak iyi yazıya giden bir fırsat var, öyle görebiliriz.” Yazar olarak vazifeniz o fırsatın peşine düşmektir. 
  • Bir anı kitabım var. Kişisel denemelerimden süzüp kitaplaştırdım. Birbirlerine ne kadar ilişliki olduğunu fark ettim ve kitaba dönüştürdüm. Üzücü bir kitap ama tamamen de değil. 25 yaşında vefat eden oğlumdan bahsediyor. Kitabı yazmak yedi yılımı aldı. İlk taslağı bitirip kocama okuttuğumda, söylediğini hiç unutmam “biz neredeyiz, biz de oradaydık? O acının içinde biz de vardık” dedi. Çok şaşırdım, kitapta yoklardı bile. Sebebi biliyorum, ben bir keşifetyim ve bendeki yansımasını yazıyordum. Öyle söyleyince kitaba döndüm ve onları da ekledim Kİtap daha derin, zengin ve anlamlı bir hale geldi. 
  • Sevdiğim bir şeyi öğretirken, gerçekten onu kendime öğretiyor oldum. Gerisi şans. Bir kere o dünyaya girin, sonra kapılar açılıyor. 
  • Resim çizdiğimiz ve yazı yazdığımız bir grubumuz vardı. Resim çizer sonra o resimde neler olduğunu yazardık. Şiirimin ikinci kıtasındaki imgeler o resimde olanları düşünürken ortaya çıktı. (Şiirini anlatıyor.) Makineyi doldurup boşalma imgesinden hüznü de böyle yapmayı düşündüm.
  • Kişisel denemeler şiirin akrabasıdır. Yazmasaydım o duygularla nasıl barışırdım bilmiyorum. Benim için baş etmek istemediğim bir şeyi tetiklemiyor imgeler. Nasıl baş etmem gerektiğini öğreneceğim şeyleri tetikliyorlar. Çünkü gitmeyecekler nihayetinde.
  • Size kalmış yazıp yazmamak tetiklenen şeyi. Emily Dickinson şöyle söyler; gerçeğe çıplak gözle bakılmaz. Çok parlaktır, sizi kör eder. Yazıyla bükerek bakabilirsiniz. Zor şeylere bükerek bakabilirsiniz. 
  • Bir yazıyı neyin tetikleyeceğini asla tam olarak bilemezsiniz. 
  • Son zamanlarda oturup dışarı bakıyorum mesela, imgeleri kaydediyorum ve gördüklerimi topluyorum. Bence bilinçdışımızda bir şekilde neyi duyacağımızı seçiyoruz. Ve tabii yazıya da neyi dökeceğimizi. Oturup tasarlamıyorum, ama sanırım topluyorum, biriktiriyorum. 
  • Çok üzücü bir şey yazarken, yazıyla yeterince hemhal olduğunuzda, yazıyorken hissetmiyor gibi olursunuz biraz.  Sonra okuduğunuzdaysa; hissedersiniz. Ben bunu bir şekilde faydalı buluyorum. Hayatımızdaki o zor şeyler uçup gitmez ve kaybolmazlar. Ama bir yazıda yaşarlarsa, bir şekilleri olmuş olur. Orada olurlar böylece. Gidip ziyaret ederiz ama üzerimizde taşımak durumunda kalmayız. Bizi yazmaya iten o zor şeyleri küçük parçalara ayırmalıyız. Şiir, yazı, kesit gibi…
  • Salona girdiğimde sandalyelerin renginden evliyken kullandığı arabaya giden bir çağrışım oldu. O arabada artık kocamla evli olmak istemediğim anı hatırlıyorum. (Duygusal metafor. Muhteşem bir örnek. veriyor kendi hayatından.)
  • Sadece acı çekerken yazan birine önerisi; Bu kulağa komik gelebilir ama, hepimiz yeterince acı çektik, biriktirdik. Mesela onu çıkarmanın fırsatını yaratabilirsiniz. Hayatımız iyi gittiğinde oraya dönmek isteyeiz, yeniden ziyaret edesimiz gelmez. Bir şey olduğunda mecburen hissediyoruz. Bir yere git, kafe, ya da park, herhangi bir yer, normallikten uzak bir yer ve etrafa bak, orada bir yerin sana bir şey hatırlatmasına müsaade et. Tıpkı demin benim yaptığım gibi. Ve durmadan yaz. Yargılama olmasın, serbest yazı bu. 10 dakika örneğin. Bak bakalım ne oluyor. Orada olan bir şey ve geçmişteki bir şeyle bağlantı kuracaksınız ve yazacaksınız. Sürekli acı çekmenize gerek yok. 10 dakika sınırı önemli çünkü bir direnciniz varsa, belli bir süre yazacaksanız daha güvende hissedersiniz.
  • Yazarlar yazdıkça; daha iyi yazar hale gelirler, kanıtlanmış bir şey bu. Ne yazdığınızın önemi yok.
  • Araba kullanırken bir şey gelirse, telefona kaydedebilirsiniz. Konuşmak yazmakla aynı şey değildir, ama eve gidince dinleyip yazarsınız. 
  • Ben pratiğimdir, yazar olarak da, insan olarak da. Pratik olun. Trafikte beklerken yapılacak şeyleri düşünün, yazın gitsin. 
  •  Kelimelerimiz bizlerden bilgedir. 
  • Komedyenler illa depresif insanlardır. Ama bizi güldürürler. Bir tarafta acı var. Acı ve mutluluk birdir.
  • Çocuklarımı büyütürken bu tutkumu baskılayacak olursam, çocuklarım için de iyi olmam. Onlara da bir ayrım olmaz. Küçüklerdi ve yüzme dersine götürürdüm. Anneler oturup izlerken sohbet ederdi. Evlerinden, kocalarından, arabalarından, mücevherlerinden, akşam yemeklerinden bahsederlerdi. Durup şöyle düşünürdüm; “ben burada olmak istemiyorum ki…” Çocuklarımın yüzme öğrenmesini elbette istiyorum, ama bu benim dünyam değil. Bİr şeyler yapmalıydım. Tutkum şair olmaktı. Bu beni nereye götürür bilmiyordum. En zor şey de şuydu; anne babama söylemek. Kocama söylemekten de zordu. Bu onları hayalkırıklığına uğratacaktı. Nihayetinde söyledim. İşler gitti, benim için de, eski kocam ve çocuklarım için de. Annem benimle konuşmayı kesti. Babamsa her hafta arayıp ne yapacağımı sorardı. Artık biliyorum bu oyunu. “Baba şiiri yazacağım” derdim, o da “ne yapacaksın diyorum” derdi. “Baba okula gidiyorum ki şiir yazmayı öğreneyim, şiir yazacağım.” Bunu söyleyip dururduk. Sonunda “ben öğretmenim zaten ve öğretmen olacağım” dedim. Rahatladığını hissettim. “Tamam kafayı yememiş” dedi.
  • Tutkular ancak yeterince bunaldıysak açığa çıkar. 
  • Annem yeniden konuşmaya başladı yeniden. “Kim gerçek bir yazardır biliyor musun?” diye sordu. “Bilmem kimin oğlu, reklam sektöründe işte. Falancanın oğlu, o da gazeteye yazıyor.” Ben de buna alıştım. Çünkü istediğim şeyi yapıyordum. Sonra aynı kasabaya taşındı, artık arkadaş olduk, okuma günlerime geldi ve bir gün benim çok güzel bir yazar olduğumu söyledi. Siz tutkunuzu takip edin, bazen rahatsız edici olabilir ama insanlar iyileşirler. Değiştirebileceğiniz tek kişi kendinizsiniz. Bu yüzden de çok zor. 
  • Yeterince yazdıktan sonra, nasıl yazmayı seviyorsam onu öğretir oldum. Not yok. İnsanları yazılarını geliştirmeye, yazılarına güvenmeye teşvik etmek. 
  • Yazmak çok yalnız bir şeydir derler fakat Yazı Kabilenizi bulduktan sonra hiç de o kadar yalnız değilsinizdir artık. Yalnızlık yanlış kabilede olmaktır. 
  • Bir odam var. Küçük bir oda. Garajın çıkıntısında bir yer yaptım. Ama bir sürü penceresi var. Evimi görüyorum oradan. Tepeler var. Geyikler görüyorum. Arka bahçemi ve komşularımı da görüyorum. Gördüğüm koyun adı Keşif Koyu. Bu da bana hep bir hatırlatıcı oluyor. Ama masam çok dağınık. Çok kitap ve kağıt var. Baktım olmuyor, artık eve geçiyorum. Yemek masasında yazar oldum çünkü orayı daha toplu tutuyorum. Bunu düzeltmeliyim ve yine sessiz bir çalışma odası yapmalıyım. Uzun zaman önce, kırk yıl kadar önce, nir utaya daha iyi bir mutfak  yaptırmaktan bahsediyordum, adam bana dedi ki “yemek yapmak istiyorsan, her yerde yaparsın zaten.” Bunu sık sık hatırlarım. Yazarlar olarak bizim de yapmamız gereken zihnimizi tüm o meşguliyetlerden, yapmamız gerekenlerden temizlemek. Kendinize ait bir oda işe yarayabilir. Ama kendinize ait bir pencere, park ya da kafe de işe yarar. Ya da yolculuğun ta kendisi.  

Yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın

Bu yazı da ilginizi çekebilir

Çikolataya Bayılırım!

Aynen! Kitaplığımızdaki en eğlenceli kitaplardan bir tanesi bu… Çikolatayı kim sevmez? Ben hiçbir zaman delice tüketen biri olmadım, o yüzden de galiba hep bir ödül ...