Nasıl feminist oldum?

1

Bu yazı Mart 2015’te BlogcuAnne.com sitesinde Yorgun Anne rumuzuyla yayınlandı.

 

Ortaokuldaydım galiba, gözlüklü, çok okuyan ve düşünen bir çocuktum. Kocaman bir aile yemeği yenecekti anneannede. Tüm çocuklar ve torunlar. Koca bir masa ve maharetli yemekler. Büyüklere ve “küçük”lere iki ayrı masa, çünkü kalabalıktan sığamayabiliriz o devasa şölen masasına. Torunlar geldiğinde, sahiden sığmıyoruz, anneannem görkemli masada oturması için torunları seçerken hiyerarşiyi yaşça büyüklerden yana değil, cinsiyet üzerinden bir tercihle netleştiriyor. Erkek torunlar ayrıcalıklı masaya geçiyor, yetişkinlerle… Ve kızlar küçük masaya. İçimdeki kırılma noktasının bu olduğunu söyleyebilirim. O gün içimde görünmez bir düğme oluştuğunu hissediyorum.

Yıllar sonra bir gün, bir erkek arkadaşım; “makul bir kadınsın aslında, ama içinde bir feminist düğmen var, ona basılı kalıyor bazen” diyor bir tartışmada, -canım, iltifat ediyor. Böylece o hayali noktanın adı konmuş oluyor. “Faşizm iki insanın arasındaki ilişkide başlar” diyen kitabı* hatırlıyorum ve hatta anlıyorum.

İlişkiler yaşıyorum, büyüyorum ve “ne günah işlediysek yarı yarıya” dizesi gibi işlemediğini görüyorum hayatın. Üzgünüm, ben kadın olduğum için daha büyük bedeller ödüyorum, daha günahkar kabul ediliyorum ve bunu hissettiğim an o nokta sızlıyor.

Boşanmam gerektiğini fark ettiğimde büyük oğluma hamileydim. İnternette Mor Çatı’yı okurken, şiddet döngüsü görseline bakıp ağladığım an içimde sızlayan yer yine o noktaydı. Beni harekete geçiren de.

Şimdi koca bir kadın olduğumda Duygu Asena’nın bir kitabında** ne söylemeye çalıştığını anlıyorum. Aslında özgür müyüm diye derin sorgulamalar yaptığım zamanlarda o cesur kadın bilmeden basmış yine düğmeme, içimdeki gürültüyü düzene koyamadığım zamanlarda fark etmemişim. Uzun yollardan geçmem gerekmiş.

Kitaplığımdan başka bir kitap hatırlıyorum. Bir dostum imzalamış benim için; “kimsenin kışkırtılmadığı, bastırılmadığı bir insanlık için”… Kitap*** diyor ki; “Bir kadının kadın olarak, insan olarak yetileri, istekleri, beklentileri yerine, kendisinin başkasının gözüyle görmeye çalışarak olması istenen biçime girmesinin yaratacağı bunalımlar yok mudur?” Kendimi başkalarının gözüyle değerlendirmekle yıprattığım zamanların sonucunda, onca cümleden bunun altını çizmişim kitapta. Düğmeye basıyor bu cümle, ışıkları görüyorum adeta büyürken.

Anneler, annelerimiz… Sosyal medyada görüyorum; “şehzadem” diyor, “veliahtım, oğluşum, paşam, erkeğim” diyor, tırnaklarıyla kara tahtayı gıcırdatır gibi bir ses yankılanıyorsa içimde, yine o düğmeden.

Bir gece kitap okuma ve seviş koklaş zamanlarından birinde büyük oğlum “anne kızlar sadece peri olabilirmiş, erkekler korsan, süperman olabilir” diye başlıyor, “erkek”lerin olabileceklerini saymaya. “Hayır” diyor içimdeki düğme sevgiyle, “kızlar ne isterlerse olabilirler” O gece prenses yerine doktor olmayı seçen kızın kitabını okuyorum ona.

****

Yorgun bir anneyim ben. -ne tatlısınız, yorulmayan anne dediniz ve sahiden güç verdiniz.- Yorgun bir ebeveyn demek isterdim mesela, ne yazık ki kadın kimliği üzerinden cümle kurmak zorundayım, çünkü bekar bir baba aynı yorgunlukları yaşamıyor. Hayatına devam edebiliyor, hesap vermiyor ve sorumluluk almayabiliyor. “Erkek sonuçta” olduğu için kimse onu yargılamıyor, mahalle baskısıyla baş etmek durumunda kalmıyor.

Hala hakaret içeren, tehditlerle dolu cümleler okuduğum oluyor, bana yazılan… O düğme alarma geçiyor bazen korkuyla ve kadınlardan güç alıyorum yine… “Geçecek” diyorlar, “buradayız” diyorlar. En önemlisi; “senin bir suçun yok” diyorlar.

Yetişkin öğrencilerimden biri ders arası sohbette “oldu canım, sen 6 ay doğum izni yap sonra hiçbir şey olmamış gibi işe dön” diyor kadın iş arkadaşına “şaka” yollu. Yine öğrencim olan kadın cevap veremeden, kulağımdan dumanlar çıkarak anlatmaya başlıyorsam, hep o düğme yüzünden. Çalışırken rastladığım kabalıklarla başa çıkabiliyorsam, “acaba alyans taksam da bekar anne olduğumu anlamasalar mı” diye sorduğumda silkinip kendime geliyorsam hep düğmeden. Bir kadını, bir insanı hiç yargılamadan dinleyebiliyorsam, sormuyor ve anlıyorsam…

Televizyonda o kadını izliyorum, iki çocuğu var, kürtaja izin vermiyorlar. Ağlıyorum. Kolundan bahsediyor, diğerlerine nasıl bakacağını düşünüyor. Birileri izlerken “bir manyaktan kurtulmuş, niye diğeriyle birlikte olmuş ki boşanmadan” diye düşünüyor, o an feminist düğmeme basılıyor işte. Anlayış ve şefkat akıyor içimden, destek olmak için ne yapabileceğimi düşünüyorum, bulamıyorum. Change.org’daki kampanyada “tecavüz edilip öldürülen” ifadesindeki yanlış habere takılıyorum, düzeltmelerini beklemem hep bundan. “Bir bebekten katil yaratan” zihniyeti anlamayı çalışmam da…

Feminist düğmem hep orada. Erkek kabalığı kadar, kadın fesatlığı da dokunuyor. Eleştiriler, yaftalamalar, etiketler çarpıyor. “O saatte ne işi varmış orada?” cümlesiyle ağrıyor. Bir kambur gibi taşıyorum onu gittiğim her yere. Taşıdıkça ağırlaşıyor.

Zamanlar geçiyor, çocuklarsız bir gece eve gece yarısı tek başıma dönüyorum. Yıllardır hayal ettiğim bir şeyi yapmışım, gece, yalnızım ve karanlıkta pedal çeviriyorum evime doğru. Güvende hissediyorum kendimi ve gülüyorum deliler gibi. Aslında özgürüm! İçimdeki “feminist düğme”yi sevmem ve kabul etmem kişisel tarihimde o geceye rastlıyor.

Kadınlar Günü… Çiçek böcek, sevgi, haydi el ele dans edelim, çiçek alalım kadınlara, çünkü onlar çiçektir değil mi? Değil. Teletubbie coşkusuna ihtiyacımız yok. İçinde o feminist düğmeyi taşıyan tüm “insan”ların günü aslında 8 Mart. Dünyayı daha güzel bir yer yaptıkları için hepsine sevgiler!

—-

*Malina, İngeborg Bachmann
***Aslında Özgürsün, Duygu Asena
***Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık, Erdal Atabek
****Zogi, Julia Donaldson

 

1 comment

Bir Cevap Yazın

Bu yazı da ilginizi çekebilir

Bebeğinize Fransız Kalın

Pamela Druckerman’ın 27 dile çevrilen ve satış rekorları kıran  kitabı “Bringing Up Bébé” artık Türkçe!   Amerikalı Bir Anne Fransız Usulü Ebeveynliğin Sırrını Keşfediyor…   ...