Issız Adamlar ve Hayatta Kalma Rehberi

1

Kadınlar, çıtır hatunlar, bekar anneler, ey Romalılar!

Devasa bir masa hayal edin. Bir sürü kadın. Bazıları ağlıyor sinirden, bazısının gözünden yaşlar geliyor gülmekten. Acı çeken de var, bir türlü ayrılamayan da. Bir sürü kadın, hepsini iyi tanıyorum. Kimileri Whatsapp’ta kaynattığımız arkadaşlarım, kimilerinin ilişkisine birebir her aşamada şahidim, kimi genç benden, kimi değil, kimi boşanmış, kimi boşanmakta, kimi hiç evlenmemiş. Bazen birkaçımız birlikte konuşuyoruz, bazen ayrı ayrı. Ama masaya yatırdığımız mevzu son zamanlarda hep aynı; ıssız adamlar!

Sabaha uzayan gecelerde, dertleşmelerde, gözyaşlarında konunun gelip dayandığı bir nokta hep aynı adam tipi. Sinirden koltuk kemirme isteğiyle sabahladığım bu gece sanırım tam da vaktidir bu satırların. Hem bahar aylarından mütevellit iyi niyetle pırpır akıyorsunuz ya hayata, sizi bekleyen tehlikeleri de bilin istiyorum. Tüm sohbetlerden çıkardığımız dersleri özet geçiyorum.

En baştan başlayalım… Öncelikle “benim bağlanma sorunum var” sahiden çok tipik, çok kilit bir ifade. Yıllar içinde “şimdi biz neyiz?” diye soran kadın cümlesi bile azalarak bitti, bu artarak geliyor! Bu cümle bir işaret. Gebelikteki detaylı ultrason ve kromozom sayımı gibi. Kromozom eksikliği var ve bunun değişmesi imkansız. Lütfen bunun gerçek olduğuna inanın ve olay mahallini terk edin. Annesiyle kuramadığı o bağ yüzünden size acı çektirecek; gerek yok.

Bu adamları “bana hesap sorma, lütfen ben gelemem öyle şeylere hörörörö” muhabbetinden de tanıyabilirsiniz. Ne bu genişlik? Hesap sormayacağım ama bilmek isteyeceğim, elbette. Sen de saygılı bir yetişkin gibi doğallıkla anlatıyor olacaksın, çünkü yaşamı paylaşmak bunu gerektirir. Hikaye takibi ve ilgilendiğiniz için sorduğunuz minik sorulara bile huysuzlanmalarına başta kırılsanız da sonra anlamlandıracaksınız. Dört ayaklıların işeyerek sınırını belirlemesi gibi bir davranış bu. Bazı şeylerin sınır ihlali olmadığını, sadece ilgilenmek olduğunu anlayamayacak kadar az gelişmiş, yapacak bir şey yok.

Bazen tüm sessizliklerin nedeni bu kadar basit olabilir.

Bazen tüm sessizliklerin nedeni bu kadar basit olabilir.

Saatlerce süren sessizlikler… Yazınca yazmamak, aradığında hemen açmamak, bazen saatler sonra hiçbir şey olmamış geri dönmek. Küçücük beyinleri ve daha ondan küçük ve hayatlarına yön veren bir başka organlarıyla strateji geliştiriyorlar. Kıyamam. Yazışmanın ortasında susuveriyor, sense ekrana bakakalıp dakikalar sonra “bize ayrılan sürenin sonuna geldik” diyorsun. Espri yapmaya başladıysan durum fena, acı çekmeye de başladın demektir. Sonra kendi sersemliğine gözlerin doluyor.

Bilimsellerin ambivalans dediği; biz sıradan ölümlülerin “gelgit” dediği o akış. Sen tam yakayı sıyıracaksın bir hoşluk yapıyor. Tam tokadı patlatmak istediğin an öpüveriyor gibi. Yataktan en güçlü uyanıp onu terk etmeye karar verdiğin bir sabah, sana birlikte tatil yapmayı falan teklif edebiliyor. O minicik şefkat kırıntısına tav oluveriyorsun, ama hep aynı noktaya varıyor olay. Yapma evladım.

Kimisi çok net; “seni çok seviyorum, ama bir ilişkiye hazır değilim.” Anlamadım? Otuzların sonlarındasın, ne zaman hazır olursun küçük dostum? “Anladım” deyip susmanın en harika yanıt olacağı anlardan biri.

Hastasınız mesela. İşyerinizde ciddi bir sorunla baş ediyorsunuz. Bir şey oldu. Kendi evreninizde bir kriz. Aranmak istiyorsunuz. Aslında o kadar beklentiniz düşük ki; sadece aranmak istiyorsunuz. İhtiyacınızı görsün, bakımınızı sağlasın, sorununuzu çözsün bile değil. Dizi izlerken dahi bir sonraki bölümde ne olduğunu merak ettiğinden, sezon sezon indirip izleyen adamımı bazal bir merakla bile olsa “ne yaptın, nasılsın?” diye sormasını istiyorsunuz. Adamımız düşünüyor ve tüm kayıtsızlığıyla sessiz kalıyor. Emin olun, her ne istiyorsanız, tam olarak onu vermeyecekti zaten. Tabii ki aramıyor!

İşte bir insanı en savunmasız anında, dolma yerken terkeden bir insan türü.

İşte bir insanı en savunmasız anında, dolma yerken terkeden bir insan türü.

Bir ilişkiyi oluşturan minik rutinleri, aramaları, ortak planları, ya da en basitinden “günaydın” ve “iyi geceler”i mesela onlar başlatmış ve oturtmuş olabilir. Siz tüm sevecen uzlaşmacılığınızla akıp gitmiş olabilirsiniz. Kendi dertlerinizi, travmalarınızı, duvarlarınızı usulca bir yana koyarak. Hepsinden azade yepyeni bir deftere başlayarak. Buraya kadar güzel… Yine de bütün dengesizlikleriyle sahiden en savunmasız ve güvende hissettiğiniz bir anda aşırı üslupsuz, uzak, kaba ve katı bir cümleyi kalbinizin ortasına da bırakabilirler. Çünkü böyle. Nedeni yok. Öyle far tutulmuş tavşan gibi kocaman gözlerle bakakalıp olduğunuz yeri terk etmek isteyecek, edemeyeceksiniz. Yapamayacağınızdan değil, sadece o kadar hızlı hareket etmediğinizden. Neden peki? Hatırlayalım; kromozom bozukluğu.

En büyük ortak özellikleri, birlikteyken çok eğlenceliler. Zaman geçirmek, sohbetler, her bir ayrıntı çok eğlenceli ve su gibi akıyor. O yuvarlak masalarda birbirimizin sözünü keserek kadın kadına yaptığımız analizlerde hep bu noktada takıldık; “ama bir aradayken çok şahane…” Yani? Adamın sorunu da zaten tam olarak bu. Anda kalamamak değil, bağ kuramamak. İlgi alanları, becerileri, bakışları çok size hitap edecek. Ama mesele bu değil. Gerçekten değil. Çünkü o sizin ışıklı dünyanız zaten.

Hitaplara takılmak ayrı bir komedi. Sevgilim, bebeğim diyemiyor olduğu gibi; “aşkım”a alerji duyabilir. Siz bu kelimeyi kullandığınızda pembe nişan tepsinizi hayal ettiğinizi falan sanıyor gibi bir refleksle buzdağı kesiliyor. Hayır, normal değil. Hayır, geçmiş travmalarını size aktarma hakkı yok ve hayır, bir gün düzelmeyecek. Sizin kurumsal bir ifade katmadan kullandığınız sevgi hitaplarının havada kalması elbette zamanla ağır gelecek. Unutmayın, bir manastırda kemale ermeye uğraşan bir derviş değil, sahici bir kadınsınız. Her saygısızlığı da olgunlukla kabul edip devam etmeniz gerekmiyor. Bu düzeyde affedicilik ve sabır ancak tuvalet eğitimi veren bir anneyseniz işe yarıyor.

Bu türde başlayan ilişkileri inatla sürdüren hatunlardan aldığım bilgiye dayanarak; genellikle çok eşli takıldıklarını da eklemem gerekiyor. İnsan zaten neden bir tek kişiye bağlanmaktan kaçınır ki? Sonra hayal kırıklığına uğramayın, üstelik yüzüne vurduğunuzda hiçbir şey söylemenize izin vermeyecek, unuttunuz mu “siz zaten sevgili değildiniz ki?!” Onun anladığı türden “flört”ün yazılı olmayan kanunlarına göre hiçbir kabahati yok.

Yoğunluk girdaplarında kaybolmak. Adamlar hep yoğun, hep yoğun, hep yoğun. Siz tek başınıza birkaç çocuk, aileyle ev paylaşmak, okul, yaşam, ev, iş falan idare edebilirken saçlarınızı da onun sevdiği gibi yapmaya zaman ayırıyor olabilirsiniz. Uzmanlar diyor ki; bu “yoğunluk” oyunu da, ilişki kurmasını engelleyen bilinçdışı bir seçim. Çok çalışmak ya da hayatını olgun bir ilişkiye uygun hale bir türlü getirememek. Bu da yine aynı sebeple geliştirdiği kendine sabote etme halleri. Yani düzelmeyecek. Çünkü zaten bu durumun doğrudan olarak sizinle ilgisi yok. Bağlanma stili derin bir hikaye. Keşke sadece bizimle ilgili olsaymış olsaymış, ama değil.

Şunu kabul edelim hemşireler, bu ve daha birçok türdeki adam; değişmiyor. Sizin sağlıklı, net, berrak bağlar kurmanız demek aynı geri dönüşü alacağınız anlamına gelmiyor. Çok sağlıklı davranarak, sağlıksız bağlanan birini değiştiremezsiniz. Yeterince emek vermeniz demek karşınızdakinin bu emeği boşa çıkarma hakkı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bazen sorunu kendinizde aramanız gerçekten gereksiz.

Ve rica ediyorum, birinin bunu o adama söylemesi lazım. “Aynı filmi milyarıncı kez, üstelik toplu gösterimde izlemek sahiden eğlenceli değil, sen de zannettiğin kadar özel ve biricik olmuyorsun bu durumda bayım” gibi bir şeyler söylemek lazım. Ya da kısa; “ıssız adamsın, git.” Bu sohbeti yaptığımız masadaki bir arkadaşım artık laf anlatmaya üşendiğini, doğrudan telefonundan engellediğini bile söyledi. Nasıl isterseniz. Ben öğretmen refleksimle söylemenizden yanayım, çünkü muhtemelen bunu yaşam içinde birkaç kez daha duyacak. Belki değişir. (bkz: zararlı umut)

Filmin sonu belli. Bu emeği yeni bir dil öğrenmeye, bir çocuk büyütmeye, bir evcil hayvan edinmeye, iş hayatınızda gelişmeye harcamanız daha rasyonel. Bu kadar çabaya zaten adamlar madalya takmıyor. O yüzden derhal odak değiştirmekte fayda var.

Karbonhidratla intihar denemeleri

Teselli şu ki; işte tüm bunlar anı olup anlatılıyor. Moda’da Çikolata Dükkanı’nda “Asuman” kaşıklarken, gelen peçeteyle burnunun direği sızlayıveriyor. Sonra kendi haline gülüyorsun. Evet, gülmeye başladıysan acı da başlamış olmalı. Bir yaz akşamı balkonda kah gülüp kah ağlarken, üst üste sigaralar yakarken çenen ağrıyana dek anlatıyorsun.

Bazı anlar var ki kahkahadan boğuluyorsun. Bazen de hıçkırarak ağlıyorsun. Çünkü bu adamlardan birine fena tutulmuşsun, belki bağlanmak istemişsin. Oluyor işte… Hiç değilse hoş anların küllenmesi zaman alıyor. Burnunun ucuna bir sızı daha ekliyorsun, bir şiirin daha üstünü çiziyorsun. Çünkü ıssız olmayan taraf olarak kalbi anlamlar yüklemişsin yürüdüğünüz o yola, büyüttüğünüz çiçeğe… Ama işte günün sonunda; anı olup anlatılıyor, yani geçiyor. Her şey gibi.

Ve ayrıca sizi bilmem ama benim kişisel yolum, aynı saflığı korumakta ısrar. Ben böyleyim, bu kırılganlığımı koruyacağım. Değişmek zorunda kalmak istemiyorum. Sevgi ve aidiyete layık olduğumu biliyorum. Yine içimden geldiğinde; “seni seviyorum” demekten yana olacağım, kim daha önce söylüyor hesaplamadan… İlişkilerin bu yeni dünya düzenine ayak uydurmayacağım. Ben “organik” kalacağım. Düz, berrak ve sahici. Gerçekten hiçbir garanti beklemeden, tüm kalbimle sevme işine devam edeceğim. Çünkü ben böyleyim.

Ve artık biliyorum; 47 kedimle tek başıma yaşlanmayacağım. Aksine balkonda gazete okurken hala çekici ve huysuz bulduğum sevgilimle konuşurken, çiçekli elbisemle pazara inip akşam gelecek torunlarıma kızartmalık patlıcan almak tek derdim olacak. Gözlüklerinin üzerinden çapkın bakacak bana, sonra bulmacasına dönecek. Saçlarımı taramayı seven bir adamla, Pera’da el ele falan yürüyeceğim, güvenli uykulara bırakacağım kendimi. O hiç kaybetmeyen, ağlamayan ama ağlatan kadınlardan, hesap ödeten, pahalı hediyeler aldıran kadınlardan değil de, bir masala yelkenlerini indiren, hayatın anlamını hala kitaplarda arayan, her güzel anda ışıkları ve gölgeleri takip eden kadın olarak kalacağım.

Ayrıca tüm bu cesaret, kırılganlık ve sahicilik gerçekten yaşadığım, soluk aldığım ve insan olduğum anlamına geliyor. İyi ki yaşıyorum, iyi ki bahar ve iyi ki baharda açan çiçekler var! Aradaki devedikenlerine dikkat edeceğiz, hepsi bu kadar.

***

Bu yazı ilk olarak BlogcuAnne.com‘da yayınlanmıştır.

1 comment

Bir Cevap Yazın

Bu yazı da ilginizi çekebilir

Babalara Söylemeyi Bırakmamız Gereken 11 Şey

Bu yazıyı ilk okuduğumda, Elif’in Şans yazısı aklıma geldi. Ve tabii çocuklar konusunda da meyvelerini almaya başladığı YardımDeğilİşBölümü etiketi. Dinçer’in doğum hikayesi de tuz biber oldu, tercüme tam yerini buldu. Onun ...