Ben?

0

Birçok kadın için kendini kaybetme ve görünmez olma zamanı anne olduktan sonraki evreye tekabül ediyor. Hayat bir müddet gerçekten duruyor. Araları sadece 11 ay olan iki çocuğun annesi olarak genellikle kendimi “Goodbye Lenin” filmindeki kadına benzetirdim. Kadın komaya giriyor ve bir uyanıyor ki; Berlin duvarı yıkılmış, dünya tamamen bambaşka bir yer oluvermiş. Bense yaklaşık 1.5 yıl önce uyanıp bir sürü yeni kitabın, filmin ve sosyal ilişkinin içine düştüğümü hissederken, kadının durumunu anladığımı düşünüyordum. Öğrencilerimin şakalarını anlamayacak kadar güncelden kopmuştum. Arayı ancak ve telaşla kapatıyordum.

Evet çoğu arkadaşım anne olduktan sonra ikinci planda olma duygusuyla baş etmekte zorlanıyor. Ve genellikle bunun verdiği sahici bir bunalım ve zorlanma hissediyorlar. Çok da insani bu. Ama ben bunu çok hissetmedim; mükemmel ve harika bir anne olduğumdan değil. Aksine, kendi evrenimde daha önce hiç “var” olmadığımdan, küçük bebeğimin başrole geçmesi çok makul görünmüştü. Başrole oturttuğum birçok varlıktan çok daha makul üstelik.

Sahiden benim “ya ben?” dememe halim anneliğimden önce başlıyor(muş). Bulunduğum, yaşadığım, çalıştığım ortamın yıldırım çekeni, enerjiyi akort edeni olduğum uzun yıllar geçirdim. Bunun verdiği yorgunluğun tarif edilemez bir hal olduğunu anlatabilmek isterdim. Herkese şefkat dağıtırken, en çok şefkate kendimin ihtiyacı olduğu görmek için epey yıpranmam gerekti. Herkesi ve her durumu anlayabilmemin engin bir hoşgörüden değil de, aslında en çok da anlaşılmaya ihtiyaç duyduğumdan olduğunu yeni kavrıyorum.

Terapi ve “bu kızı yeniden büyütmeliyim” dedikten sonra edindiğim çok yeni bilgilerden biri bu; “ben?”… Ben ne istiyorum? Son zamanlar bunun üzerine uzun uzun düşündüğüm vakitler geçiriyorum. Telaşsızım. Mücadelelerin en yorduğu zamanlarda “deniz gören bir bankta oturmak istiyorum, yanımda biri, ama hiç konuşmayalım ve anladığını bileyim” derdim. Çok mantıklı görünüyor aslında, değil mi? Değilmiş. Bu dileğim denize bakarak uzun yürüyüşler yapmakla mutlu olmaya doğru gelişti. Durup düşünüyorum, sessizce ve sakince. Herhangi birinin duygu durumunu değil, kendimi anlamaya çalışarak. Anlamakla emek harcamadığım birinin gitmesinden endişe etmek yerine, ben halimle yanımda kalan herkesi kucaklayarak. Endişeleri, bağımlılıkları bir kenara hakikaten bırakarak.

Son günlerde spora başladım. Kilo vermek için, zorunluluktan değil, sadece “istediğim için”. Bu haftam adeta tatil gibiydi, okulumdaki program epey hafifti, tüm haftamı spora adapte olmaya çalışarak geçirdim. Tanrım, o koşu bandında öylesine dertsizdim ki! Tek düşündüğüm; “çıkarken saunaya mı girsem, sadece duş mu alsam?” gibi ilkel ve ana dair kararlardı. Ve bu çok iyi geldi.

Şimdiki günlerim başka bir filmden çok sevdiğim bir sahneyi hatırlatıyor bana. Hani “Kaçak Gelin”, Julia Roberts tüm düğünlerinden kaçan çılgın bir kadındır ve Richard Gere kasabaya gidip bu olayı araştırmak isteyen bir gazeteci. Olaylar gelişir, elbette kahramanlarımız birbirine aşık olur ve bir aşamada kadın bu işi de sabote eder. Adam en kızgın anlarından birinde der ki; “o kadar kayıp durumdasın ki; bütün nişanlılarına sordum, birine yumurtayı katı, diğerine omlet olarak, bir başkasına haşlanmış sevdiğini söylemişsin. Sen yumurtayı nasıl sevdiğini bile bilmiyorsun!” Kadın bunun fikir değiştirmek olduğunu söyler, adamsa kendine ait bir fikrinin olmadığını savunur. Evet sahiden kadın, -belki birçoğumuz gibi- sevdiğinin şekline öylesine girmiştir ki, yumurtayı nasıl sevdiği hakkında bir fikri yoktur.

Ve ardından hayat akar, müzikler, mevsimler değişir. Kadın evde yalnız, çeşit çeşit yumurtalar yapar ve tadına bakar. Sırf kendisi, sadece kendisi hangisini sevdiğini bulmak için.

“Heybeli’den dünya böyle görünüyordu mesela”

İşte tam da böyle geçiyor son zamanlarda günlerim. Çok sevdiğim yerlere, mesela adaya, yeniden gidiyorum; yanımda sessizliğimi bozmayan bir ruhla, hangi sokakları sevdiğimi kaybolup kendimi yeniden bularak fark ediyorum. Olduğum yerden çevremdeki evrene yeniden bakıyorum. Her adımdan önce durup “ben bunu sahiden istiyor muyum?” diye düşünüyorum. Olmak istediğim yerde miyim, olduğum yerden memnun muyum? Üstelik hiç acele etmiyorum. Etrafımdakiler acele etmemi bekliyorsa, sakince uzaklaşıyorum. Bencilliğin her zaman olumsuz bir durum olmadığını, “önce ben” demedikçe hayatın tıkandığını görmüş olmanın tadına varıyorum. Bunu çok da geç olmayan bir yaşta idrak ettiğim için mutluyum.

Bu arada; yumurtayı güneş yumurta halinde tercih ediyorum, uzun ve sakin yürüyüşlere bayılıyorum, pastel tonda rujlar seçiyorum, hayatımda ilk defa spora başladım ve seviyorum, yemek yapmak hoşuma gidiyor, ev işinden hoşlanmıyorum. Şimdilik bu kadar.

MinikNot: Terapi yazıma bıraktığınız yorumlar, yazdığını mesajlar için teşekkür eder, her birinizi tüm kalbimle kucaklarım. O yazıyı yazmanın kendisi bile iyileştirici bir eylemdi, benim için. Tüm sevgimle.

***

Bu yazı ilk olarak BogcuAnne.com‘da yayınlanmıştır.

Yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın

Bu yazı da ilginizi çekebilir

27032017

“…Hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi yapışında muazzam bir şehvet. Biliyor, ömrü boyunca sevilecek, hiç terk edilmeyecek, hiç haddi bildirilemeyecek, hep affedilecek, hep beklenecek, bir parça ...