Anneler ve Kızları

0

Çok güzel bir metindi haftasonu çevirisi. Çok severek seçiyoruz ve tercüme ediyoruz her birini. Gelen yorumların bazıları da çok sarsıcı, çok gerçekti. Sahiden iyileşme oluyor mu diye soranlar, umutsuzlukla dolanlar… Hepsini çok içimde hissettim.

Yazıdaki örnekler sadece anne bağını anlatmıyor aslında, yeterince sevilmemiş insanların sorunlarını özetliyor. Bağlanma kuramı üzerinden kaygılı bağlanmayı anlatıyor…

Issız adam yazım o kadar ortak mevzuydu ki, ilhamla başka yazılar da yazıldı. Ama işte oturup düşünmek gereken; aklı başında görünen bir kadının neden kendine bağlanılmayacağı kilometrelerce öteden belli adamları bağlanmak için seçtiği. Hangi bozuk yapılanmayla bu akışta kendini kaybettiği…

İnsan öncelikle gerçekten tanıdık olana yöneliyor. Ebeveynlerinizin sizi sevme biçimi eleştirel, baskıcı ve yargılayıcı bir üsluba sahiptiyse eğer, tam da o türden ilişkiler hayatınızın merkezinde oluyor. “Hep mi beni bulur yaaa” dediğiniz adamları/arkadaşları, itiraf edelim ki aslında siz buluyorsunuz, titizlikle seçerek. Çünkü bildiğiniz dili konuşmak, yeni bir taneyi öğrenmekten çok daha kolay ve rahat. Üstelik günceldeki sıkıntılı ilişkiyi düzeltirseniz, geçmişteki yarayı da düzeltmiş olacağınızı zannediyorsunuz içten içe. Almanlar yenilince yenilmiş sayılmak gibi. O kadar boşa bir mesai ki… Cama çarpan sinek azmiyle o kısır döngüyü sürdürüp ilişkiyi kurtarmaya çalışıyorsunuz. Kurtarmaya çalıştığınız ta kendinizsiniz oysa…

Ya da biteceği kesin bir ilişkiye başlıyorsunuz, yine bilinçdışı bir seçimle. Çünkü işte yine aynı şey, kendi patolojinizi sürdüreceğiniz durumu hop yaratıyorsunuz…. Ustası olmuşsunuz artık zaten. Nihayetinde mesela terkedilmekten o kadar ve deli gibi korkuyorsunuz ki, -çünkü ebeveyniniz terketmiş vaktiyle- günün sonunda terkeden olup çıkıyorsunuz. Mantıksızlık silsilesi. Sizi bekleyen felaketi içten içe ve kesin bir şekilde bilirken; “aslında iyi biri,” “çok saygılı aslında,” gibi mazeretlerle örtüp duruyorsunuz. Oysa sadece hakaret etmiyor mesela, sağ olsun. Sonunda o felaket başınıza geliyor elbette. Ve muhtemelen tahmin ettiğinizden daha büyük ölçekte…

Başarılarınızın hepsinin altında hala bir başaramamışlık hissi taşıyorsunuz. Kendinizin omuzlarınızdan sarsmak istiyorsunuz; “kendine bak, yaptıklarına bir bak” diyerek. Bir başkası olsa gurur duyacağınız şeyler bile söz konusu kendiniz olduğunda hep bir yetersizlik hissiyle oturuyor göğsünüzün ortasına. Takdir edildiğinizde, “hadi ya bana mı dedi” diye düşünüyorsunuz. İçinizden konuşan o zehirli sesin susması zaman alıyor; “yapamazsın, yetersizsin, şu kalkıştığın işe bak…” Ama inanın susuyor. Kontrol sizde.

Hiçbiri acıklı hikayeler değil, sadece fark etmek zaman alıyor, bazen aynı hatayı birkaç defa yapmak falan gerekiyor. O kabuğu kırmak gerçekten sancılı bir şey. Ben şanslıydım galiba, genç anne oldum ve annelik gözümü çok açtı. Çocuklarıma bakıp, onlara içim akarken, “anne olunca anlarsın”ı tam olarak o anda anlamadığımı hissettim. Lohusalığımın büyük bir kısmı, “beni niye kimse böyle sevmemiş” gözyaşlarıyla geçti, çok ağırdı.

Anneler ve Kızları

Fark etmek de yetmiyor elbette. Şimdi ne yapmam lazım diye bakakalıyorsunuz. Bu öyle düğmeye basıp değiştirilebilecek bir döngü değil. Balığın akvaryumun dışını tahayyül etmesi zor… Neyse ki balık değiliz! O karanlıkların sonu var, duvara bakıp düşündüğünüz gecelerin sabahı mutlaka var.

Çok uzun bir yol bu… Ben biraz hayatı döke saça, deneyip yanılarak öğrenen taraftayım. Dizlerimdeki morluklar hala geçmiş değil. Ama biliyorum ki, ben böyleyim, memnunum… O “affetmek” üzerine yüce söylemlerin saçmalığıyla dalga geçerken, şimdi beni olduğum kadın yapan her deneyime müteşekkir hissediyorum kendimi. Bu sakinlik çok iyi geliyor. Nihayet 30’larımda içimdeki kadınları tanımaya başladım. Geçinmeyi bile öğrendim epeyce. Ne istediğimi yeni yeni anlıyorum ve hiç değilse ne istemediğimden kesinlikle eminim.

Öğreneceğimiz çok şey var. İyileştim bitti diye bir şey yok, çünkü bu veya benzer durumlar bir hastalık değil. Yine şanslıyım ki; doğru bir rehberim var. Hem tek başıma yapamazdım, hem de sadece kurduğumuzun ilişkinin ta kendisinin bile ne kadar iyileştirici olduğunu yeni yeni fark ediyorum. İlişkiler konusunda aynı saflığı, kırılganlığı korumadaki ısrarım sürüyor. Kendimle kurduğum ilişkinin en gerçek ve kalıcı olan olduğunu farkındayım. Yaptığım işlerden mutluyum, başardığım her şeyle gurur duyuyorum, hatalarımın sorumluluğunu alıyorum… Tek başınalığımdan müthiş memnun olduğum günler, aylar geçti. Ben nasılsam, beni çevreleyen dünya da tam olarak öyle. Nihayet o filmdeki Julia Roberts’ın hangi yumurtayı sevdiğini bulmaya çalıştığı sahnenin sonuna gelmiş gibiyim.

Velhasıl; geçiyor sevgili kız kardeşlerim… Geçiyor. Hayat güzel ve kısacık. Tıpkı çevirinin sonundaki gibi, ben de kadehimi iyileşmeye, yolculuğumuza, gelecek güzel günlere, çokça sevmeye ve sevilmeye, aşkın hakkını vermeye, başarıları ve hatta başarısızlıkları şımarıkça kutlamaya kaldırıyorum!

 

Bu yazı ilk olarak BlogcuAnne.com‘da yayınlanmıştır.

Yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın

Bu yazı da ilginizi çekebilir

Babalara Söylemeyi Bırakmamız Gereken 11 Şey

Bu yazıyı ilk okuduğumda, Elif’in Şans yazısı aklıma geldi. Ve tabii çocuklar konusunda da meyvelerini almaya başladığı YardımDeğilİşBölümü etiketi. Dinçer’in doğum hikayesi de tuz biber oldu, tercüme tam yerini buldu. Onun ...